Dilinizi Seçin

  • Anasayfa

Şanlıurfa şehrinin kullanılan yaygın adı Urfa’dır. Şanlıurfa daha çok resmi bir kullanım olarak tercih edilir. Kurtuluş Savaşı esnasında Fransızlara karşı direniş gösteren, örgütlenip savaşan Urfalılar 11 Nisan 1920 tarihinde Fransız işgaline son vermiştir. Urfa, Cumhuriyet tarihine “kendi kendini kurtaran şehir” olarak geçmiştir. Bu zaferin anısına 22 Haziran 1984 tarihinde TBMM tarafından Urfa’ya “ŞANLI” unvanı verilmiş ve kentin adı Şanlıurfa olmuştur.

Tarih boyunca kenti Selefkoslar “Edessa”, Romalılar “Osroene”, Ermeniler “Orhai”, Süryaniler “Urhay”, Araplar “El-Ruha” ve Türkler “Urfa” olarak adlandırmıştır. Osroene ismi Arapça kökenli bir kelime olup Ar-Ruha olarak tanınmıştır. Suriye adı Urha şeklindedir ve “sulak” veya “su zenginliği” anlamına gelir. Büyük İskender’in komutanlarından birinin kurmuş olduğu Selefkos Hanedanlığı M.Ö. 303-302 yıllarında Süryanilerin Urhay ismini verdiği bu yerde Edessa şehrini kurmuşlardır. Edessa Trak dilinde “suyu bol” anlamına gelir. IV. Antiokhos döneminde ise şehre Antiokhia Epikallirhoe adı verilmiştir. Bu isim Yunanca “güzel pınarlı Antiokhia” anlamına gelir.

Şanlıurfa’nın adlandırılması aslında hep Balıklıgöl üzerinden olagelmiştir. Sümerce URU “şehir” veya “yer” anlamına gelir. HA/KUA ise “balık” anlamındadır. URU.HA / URU.KUA “balıklı şehir / balıklı yer” anlamına gelmektedir. Zamanla Uruha, Urha ve Urfa haline dönüşmüş olabilir.

Şanlıurfa’nın kısa tarihini yazmak mümkün değildir. Çünkü Şanlıurfa dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biridir. Özellikle son 25 yılda yapılan tarih öncesi keşiflerle Şanlıurfa’nın bilinen geçmişi M.Ö. 12.000 yıllarına kadar gitmektedir.

Göbekli Tepe, Karahan Tepe, Nevali Çori ve Urfa kent merkezinde bulunan “Urfa Adamı” heykeli sayesinde biliyoruz ki Şanlıurfa tarih öncesi yerleşimler ve uygarlık tarihi açısından dünyanın en eski ve en önemli yerlerinden biri. Tarihöncesi avcı toplayıcı atalarımız bundan yaklaşık 12.000 yıl önce ilk kez bu topraklarda Göbekli Tepe gibi mabetler inşa etmeye, Karacadağ eteklerinde yabani buğdayı kültüre alıp tarım yapmaya, ilk siyasi ve inançsal örgütlenmelerini gerçekleştirmeye başladılar.

İlk çağlardan beri Şanlıurfa Ebla, Akkad, Babil, Hitit, Hurri, Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedonya ve Roma egemenliklerinde kalmış, Sasanilerin, Gotların ve Moğolların istilalarını görmüştür. Bizans döneminde ise şehir yeniden imar edilip Selçuklular, Haçlılar ve Müslüman diğer devletler arasında sürekli el değiştirmiştir.

Şanlıurfa Bölgesi M.Ö. 332-312 yılları arasında Büyük İskender’in seferleri esnasında Makedonların eline geçmiştir. İskender’in ölümünden sonra komutanlarından Selefkos’un Hanedanlığı hakimiyetinde kalmış olup M.Ö. 302 yılında Seleukos Nikator I. tarafından kente Yunanca “suları bol” anlamına gelen “Edessa” ismi verilmiştir.

Şanlıurfa son buzul çağı sonrasından başlayarak insanoğlu tarafından sürekli yerleşilmiş bir bölgedir. Bunda ılıman ikliminin, verimli topraklarının, sayısız yabani hayvan ve bitki türünün varlığının, Fırat Nehri’nin ve Anadolu ile Mezopotamya arasında doğal bir sınır olmasının büyük önemi vardır. Cilalı Taş Devrinden itibaren bölge ilk insan yerleşimlerine ve kült (inanç) yerlerine merkezlik etmiştir. Yine aynı çağlardan beri Anadolu ve Mezopotamya arasında bulunan önemli ticaret yolları üzerinde yer alması Şanlıurfa’yı ticari ve kültürel yönden zenginleştirmiş ve bölgede görkemli medeniyetlerin kurulmasına sağlamıştır

Urfa civarında ilk arkeolojik kazılar 1894’te Birecik ilçesinde başlamıştır. Fırat Nehri’nin alüvyonları içinde bulunan iki yüzeyli bir alet Anadolu’da Yontma Taş Devri insan varlığını kanıtlayan ilk belgedir. 1946’da Kılıç Kökten ile Siverek civarında devam eden araştırmalar sonucu bölgede Yontma Taş (M.Ö. 8000 ve öncesi), Cilalı Taş (M.Ö. 8000 -5000), Bakır (M.Ö. 5000-3000), Tunç (M.Ö. 3000 – 1200) ve Demir (M.Ö. 1200-330) çağlarına ve antik döneme ait onlarca yerleşim yeri keşfedilmiştir. 1950’lerde Sultan Tepe ve Harran ile başlayan kazılar Atatürk Barajı yapımı nedeniyle 1970’lerden sonra hız kazanmıştır. Fırat Nehri boyunca baraj suları altında kalacak sayısız arkeolojik alan keşfedilmiş ve kazıları yapılmıştır.

Bu kazılarda elde edilen buluntular bugün Türkiye’nin en büyük müze kompleksine sahip Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. 2015’te açılan müze çok zengin bir koleksiyona sahip olup yontma taş devrinden günümüze Şanlıurfa ve civarında bulunmuş binlerce arkeolojik buluntunun sergilendiği eşsiz bir müzedir. Müzede en ilgi çeken eserler arasında dünyanın en eski heykeli olarak bilinen “Urfa Adamı”, Atatürk Baraj Gölü sularının altında kalacağı için müzeye taşınan Nevali Çori kült alanı ve Göbekli Tepe D Tapınağı’nın birebir kopyası yer almaktadır. Müzenin hemen yanında çocuk ve gençlerin arkeoloji eğitimi için bir de arkeopark bulunmaktadır. Yine müze kompleksi içinde bulunan Haleplibahçe Mozaik Müzesi in-situ, yani olduğu yerde bulunmuş bir Roma villası üzerine inşa edilmiştir. İçinde mitolojide sıkça kendilerinden bahsedilen Amazon kadınlarının av sahnelerinin olduğu mozaikler ile meşhur Orfeus (Orpheus) mozaiği ile ünlüdür. Urfa civarında bulunan birçok başka mozaik eser de bu müzede sergilenmektedir. Kızılkoyun kaya mezarları ve Urfa kale eteği ise yoğun arkeolojik eserlerin bulunduğu diğer iki noktadır.

Çok yakın tarihte bu mağaralarda Oshroene (Abgar) Krallığı (M.Ö. 132 – M.S. 244) ve Bizans dönemlerine ait birçok kaya mezarı, mozaik taban ve Süryanice yazıt ele geçmiştir. Bu alanları turizme açma çalışmaları devam etmektedir. “Urfa Adamı” heykelinin bir yol çalışması esnasında bulunduğu Balıklıgöl civarı ve Urfa Kalesi de arkeoloji meraklıların uğrak yerlerindendir.

Şanlıurfa binlerce yıldır inancın çok güçlü olduğu bir yer olagelmiştir. Dünyanın ilk tapınağı olarak kabul edilen Göbekli Tepe’den günümüze Şanlıurfa’da inanç her zaman yaşamın merkezinde olmuştur. Bugün Göbekli Tepe, Nevali Çori ve Soğmatar’da gördüğümüz çok tanrılı dinlere dair sayısız kalıntı ve yazıt mevcuttur. Semavi dinlerin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in Urfa’da doğduğuna ve çok tanrılı dinlere karşı savaşını ilk Urfa’da başlattığına inanılır. Dünyanın devlet nezdinde Hristiyanlık inancını ilk kez kabul eden devlet Urfa’da hüküm süren Oshroene (Urfa) Krallığı’dır. Oshroene Kralı Abgar V. Hz. İsa’ya mektup yazmış ve onu Urfa’ya davet etmiştir. Bu yüzden Hz. İsa Urfa şehrini kutsamış, yüzünü sildiğinde yüzünün portresinin çıktığı bir mendili Abgar’a yazdığı bir mektupla Urfa’ya göndermiştir. Hristiyan literatüründe bu konu Hagia Mandylion (Kutsal Mendil) olarak adlandırılır ve Hristiyan sanatında sürekli işlenir. 7. yüzyıldan itibaren ise İslam kültürü bölgeye hâkim olur ve çok güçlü bir şekilde neredeyse 14 asır boyunca kesintisiz günümüze kadar sürer. Âdem ile Havva’nın, Hz. İbrahim’in, Hz. Eyyub’un, Hz. Elyasa’nın, Hz. Şuayib’in, Hz. Musa’nın Urfa’da yaşadığına ya da bir şekilde yollarının Urfa’dan geçtiklerine inanılır, Hz. İsa’nın ise bu şehri kutsadığı rivayet edilir. Bütün bu öykü ve efsanelerden dolayı Şanlıurfa’ya “Peygamberler Şehri” denir ve şehirde bugün de devam eden çok güçlü bir inanç kültürü mevcuttur.

Tarih boyunca farklı uygarlıkların ve kültürlerin hüküm sürdüğü Şanlıurfa’da bugün birçok farklı etnik kökenden insan yaşar. Şehirde Türkçe, Kürtçe ve Arapça dilleri yaygın olarak konuşulur. Başta kadınlar olmak üzere Urfalılar günlük yaşamında halen rengârenk geleneksel kıyafetlerini giyerler. İklimi ve kültürel yaşamı gözeten tarihi Urfa evleri ve sokakları taş mimarinin Türkiye’de halen görülebileceği en ilginç yerlerdendir. Kapıları, kapı tokmakları, hayat adı verilen avluları, yazın serin kışın ılık tutan taş duvarları, kavurucu sıcaklarda serinletici cereyan tünelleri, şadırvanları ve birbirinden güzel taş süslemeleri ile Urfa evleri yöresel kültürün bugün dahi en önemli ögelerindendir. Bu özellikleriyle Şanlıurfa Türkiye’de eski ve gelenekselin yeni ve modern ile birlikte var olabildiği ender yerlerden biridir.

Şanlıurfa bundan yaklaşık 10.000 yıl kadar önce tarım devriminin ilk kez gerçekleştiği topraklara ev sahipliği etmektedir. Avcı-toplayıcı atalarımız ilk kez bitkilerin tohumlarını ayıklayıp, muhafaza etmeyi ve ekmeyi Şanlıurfa bozkırlarında öğrendi. Bugün yediğimiz ekmeklerin yapıldığı buğdayın yaban atası olan siyez (Einkorn) buğdayı halen Karacadağ eteklerinde yabani bir şekilde yetişmeye devam eder. Buğday, nohut, mercimek ilk kez burada kültüre alınıp, uygarlık tarihini başlatan bitkilerdir. Dolayısıyla avcı-toplayıcı atalarımız tarım yapmak için yerleşik hayata ilk kez burada geçmeye başlamışlardır.

Tarım kültürü Şanlıurfa’da 12.000 yıldır süregelen ana ekonomik faaliyet olmuştur. Bugün de Şanlıurfa’nın en büyük geçim kaynağı tarımdır. Uçsuz bucaksız Şanlıurfa, Harran ve Ceylanpınar ovalarında buğday, arpa, mısır, nohut, pamuk, isot ve fıstık yetiştirilir. Bozova, Birecik ve Halfeti civarı dönümlerce fıstık bahçeleriyle doludur. Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği ekili alan olarak dünyanın en büyük çiftliklerinden biridir. 1 milyon 764 bin dekar alana sahip çiftlik halkın ve ordunun yiyecek ihtiyacının karşılanması için 1940’larda kurulmuştur.

Aşırı sıcak ve kurak iklimi nedeniyle Şanlıurfa’da su çağlar boyunca büyük önem taşımıştır. Yerleşim yerleri tıpkı Balıklıgöl, Birecik, Halfeti örneğinde olduğu gibi hep su kenarlarına kurulmuştur. Yazlar bölgede uzun ve yağışsız geçer. Hava sıcaklıkları bazen 50 derece sıcaklıklara dayanır. Bu yüzden Fırat Nehri kenarındaki alüvyonlu araziler hariç son 50 yıla kadar Şanlıurfa’da hep kuru tarım yapılmıştır. 1990lı yılların başında Atatürk Barajı’nın ve Şanlıurfa tünellerinin yapılmasıyla birlikte Şanlıurfa’da sulu tarım faaliyetleri başlamıştır. Fırat’ın suları 9 Kasım 1994 günü Harran Ovası’na ulaşmış, 60 km uzaklıktaki kutsal Fırat Nehri’nin suları ile Harran’ın bereketli toprakları buluşmuştur. Sulu tarımın başlamasıyla ürün yelpazesi de genişlemiştir. Bugün Harran Ovası’nda en çok yetiştirilen tarımsal ürün pamuktur.

Fırat Nehri’nin alüvyonlu kıyılarında çok çeşitli sebze ve meyveler yetiştirilir. Fırat Vadisi’nin mikro iklimi nedeniyle limon, portakal gibi Akdeniz iklimine ait türler bile Halfeti’de yetişir. Başta patlıcan ve biber olmak üzere Birecik ise bölgenin sebze deposudur. Burada yetişen patlıcanlar bölgede çokça tüketilen patlıcan kebabın ana malzemesini oluşturur. Öte yandan ilkbahar aylarında Birecik ve Halfeti’de yetiştirilen erik, çağla, kayısı, vb. birçok meyve ile birçok etli yemek çeşidi yapılır.

Şanlıurfa, tarım kadar küçükbaş hayvancılığın da oldukça geliştiği bir şehirdir. Bu nedenle Şanlıurfa bozkırlarında yüksek miktarlarda koyun yetiştiriciliği yapılır. Tarıma elverişli olmayan kıraç tepelerde koyunlar yayılır. Bu koyunların yağlı etleri ve sütleri bölge mutfağının ana malzemeleridir. Bölgede yapılan birçok kebap türü koyun eti ve yağıyla yapılır. Bozkırlar ve koyunun varlığı birbirini tamamlar. Bölge mutfağında bolca kullanılan kuyruk yağı koyunların zorlu bozkır şartlarında hayatta kalmak için evrim sonucu geliştirdiği bir yakıt deposudur. Yaz boyu bozkırlarda beslenen koyun, kuyruğunda biriktirdiği 8-10 kiloluk yağ kütlesini besin bulamadığı zorlu kış aylarında tüketir.

Şanlıurfa’da suya kutsallık atfedilir, suyun Şanlıurfa için bir tılsım olduğu düşünülür. Şanlıurfa’da yaşadığına inanılan Hz. Eyyub, Hz. Musa, Hz. Yakup ve Hz. İbrahim sürekli su ile anılan peygamberlerdir. Yörenin sınırlı su kaynakları tarih boyunca önemsenmiş ve korunmuştur. Kurak Yukarı Mezopotamya ovalarında uygarlığın Şanlıurfa’da yeşermesinin sebebi şehirde bulunan su kaynaklarının bolluğudur. Kutsal Balıklıgöl, Hz. İbrahim’in doğduğuna inanılan mağaradan çıkan şifalı su, Karakoyun (Dayşan) ve Cavsak dereleri, Açıksu, Direkli, Devteşti ve Bamyasuyu kaynak suları ile hemen her tarihi Urfa evinin avlusunda bulunan kuyular şehrin can damarlarıdır. Öte yandan başta Tevrat olmak üzere birçok dini kitapta Fırat Nehri’nden “Cennet Bahçesinin Suyu” gibi kutsallık atfedilen ibareler yer alır.

Dünyanın en özel ekosistemlerinden birine sahip olan Şanlıurfa bölgesi, karasal iklim ile çöl ikliminin geçiş yeridir. Bu sayede dağ, bozkır ve yarı çöl bitki örtülerine sahiptir. Dolayısıyla çok farklı bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapar.

Şanlıurfa’daki canlı çeşitliliğin izlerini sürmek için ilk gidilecek yer Göbekli Tepe’dir. Göbekli Tepe’de bulunan T sütunlar üzerindeki hayvanlar bu toprakların 12.000 yıllık ev sahipleriyle tanıştırır bizi: Yılan, boğa, tilki, ceylan, aslan, yaban eşeği, böcek, örümcek, yaban domuzu, ceylan, muhtemelen kelaynak, toy, turna, akbaba ve ördekgillerden çeşitli hayvanlar ve diğerleri. Göbekli Tepe’nin T sütunları adeta 12.000 yıl öncesinin hayvan varlığını anlatan bir rehber kitap gibidir. Daha sonraki durağınız Haleplibahçe Mozaik Müzesi olmalıdır.

Bu müzedeki meşhur Amazonlar mozaiği antik dönemde bölgede yaşayan hayvanlara dair başka bir rehber kitap gibidir ve bizlere çok değerli bilgiler verir. Mozaikte yayları, mızrakları ve av köpekleri ile aslan ve leopar avlayan Amazon kadınları vardır. Birçok kuş ve bitki türü yine bu mozaikte tasvir edilmiştir.

Uygarlığın filizlerinin atıldığı Güneydoğu Toroslar, Türkiye’de hala leoparların yaşadığı tek dağ sırasıdır. Siyez (Einkorn) buğdayının ilk defa kültüre alındığı Karacadağ ve etekleri bugün önemli bir bitki ve doğa alanıdır. Bölge, bitki çeşitliliğinin yanında bozkır ötleğeni (Sylvia conspicillata) gibi nadir görülen kuş türlerinin üreme alanıdır. Türkülere konu olan ceylanlar (Gazella subgutturosa) hala Urfa bozkırlarında dolaşır.

Afrika belgesellerinde görebileceğimiz sırtlanlardan çizgili sırtlan (Hyaena hyaena) türü hala Birecik ve Halfeti bozkırlarında yaşamını sürdürür. Komodo ejderini andıran ve boyu 1-1,5 metre uzunluğa çıkabilen dev kertenkele çöl varanı (Varanus griseus) Urfa bozkırlarında yaşar. Fırat Nehri’nde yaşayan Fırat Kaplumbağası (Rafetus euphraticus) da sadece bu bölgede görülebilecek çok özel bir türdür. Harran Harabeleri, sadece tarihi ve kültürel açıdan değil doğal açıdan da önemlidir. 2001 yılında keşfedilen ve dünyada sadece Harran’a özgü olan Harran Kertenkelesi (Acanthodactylus harranensis), Harran Harabelerindeki deliklerde ve üzerlik bitkilerinin kökleri arasında yaşar.

Üç farklı sığırkuyruğu bitkisinin yaşam alanı Ceylanpınar’dır. Verbascum stepporum adlı sığırkuyruğu bitkisi dünyada sadece Ceylanpınar Ovası’nda bulunur. Ceylanpınar ve Akçakale ovaları daha birçok bozkır türüne yaşam alanı sağlar. Turaç (Francolinus francolinus) ve kılkuyruk bağırtlak (Ptercoles alchata) kuşlarının vatanı bu iki ovadır. Bu ovalar kış aylarında artık nesilleri tehlike altında olan toy (Otis tarda) ve sürmeli kızkuşlarını (Vanellus gregarius) misafir eder.

Şanlıurfa, Fırat Nehri’nin sağladığı yaşam alanları, yarı çöl bitki örtüsü ve dünyanın önemli kuş göç yolları üzerindeki konumundan dolayı kuş çeşitliliği açısından Türkiye’nin en önemli bölgelerinden biridir. Yerli ve yabancı kuşgözlemcileri için Birecik, Halfeti ve Tek Tek Dağları Milli Parkı adeta bir cennettir. Halfeti’den başlayıp Suriye sınırına kadar Fırat Nehri’nin iki yakası kuş gözlemlemek için ideal alanlardır. Özellikle ilkbahar aylarında sayısız kuş türü Fırat Nehri’nde gözlemlenebilir.

Kelaynak (Geranticus eremita) bu kuşların en önemlilerinden biridir. Çünkü nesli dünyanın diğer yerlerinde tükenmiş ve hayatta kalan son 250 kadar kelaynak bugün Birecik’te Fırat Nehri’nin hemen kenarında yaşar. Bu çok özel kuş türünün neslinin tükenmemesi için kamu ve sivil toplum örgütleri çeşitli koruma çalışmaları yürütüyor. Kelaynak dışında Şanlıurfa’da görülebilecek diğer nadir kuş türleri ise Irak Yedikardeşi (Turdoides altirostris), Kum Kekliği (Ammoperdix griseogularis), Yeşil Arıkuşu (Merops persicus), Çöl Koşarı (Cursorius cursor), Sürmeli Kız Kuşu (Vanellus gregarius), Toy (Otis tarda), Çizgili İshak Kuşu (Otus brucei), Alaca Yalıçapkını (Ceryle rudis), Turaç (Francolinus francolinus) ve Çöl Toygarı (Ammomenas desertii)’dır.