Dilinizi Seçin

  • Anasayfa

Şanlıurfa’nın en meşhur efsanesidir. Bu efsane bugün şehrin ana cazibe merkezi olan Balıklıgöl’ün nasıl oluştuğunun hikayesini anlatır. Kral Nemrud zalim bir kraldır. Halkı ve kendisi putlara tapmaktadır. Hz. İbrahim ise çok tanrılı inançlara ve putlara karşıdır. Halka putların tanrı olamayacağını anlatır. Bir gün İbrahim Kral Nemrud’un sarayına girer ve eline aldığı bir balta ile bütün putları parçalar. Bunu duyan Kral Nemrud Hz. İbrahim’i yakalatır, yargılatır ve ölüme mahkûm eder. İbret olsun diye İbrahim’i yakarak öldürmek ister. Bugünkü Balıklıgöl’ün olduğu yerde dev bir ateş yaktırır. Onu Urfa Kalesi’nin tepesinden mancınıkla bu ateşe attırır. Fakat Allah’ın mucizesi sayesinde ateş suya, odunlar da balıklara dönüşür. Çünkü Allah, Kur’an-ı Kerim’de de yazdığı üzere ateşe: “Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” (Enbiya Suresi Ayet: 69) emrini vermiştir. Hz. İbrahim sağ salim bir gül bahçesinin içine düşer. Hz. İbrahim’e inanan ve Kral Nemrud’un kızı olan Zeliha da kendisini ateşe atar ve onun düştüğü yerde de Balıklıgöl’ün hemen yanında bulunan Ayn-Zeliha (Zeliha’nın Gözü / Pınarı) oluşur. İşte bu efsaneden ötürü yöre halkı kalenin üzerinde bulunan ve Edessa Krallığı Dönemi’nde (M.S. 240-242) inşa edilen iki anıtsal sütunun Hz. İbrahim’in Balıklıgöl’e fırlatılırken kullanılan mancınığın ayakları olduğuna inanır. Balıklar da kutsal sayıldığından kimse bu balıklara dokunmaz.

Sutopu belki de Türkiye’nin en az ilgi gören spor dallarından biridir. Fakat bir zamanlar Şanlıurfa’nın en popüler sporuydu. 1960larda Şanlıurfa’nın üç tane sutopu takımı vardı: Urfaspor, Halkspor ve Balık Yüzme İhtisas Kulübü. Antrenmanlarını ve maçlarını Balıklıgöl ve Ayn Zeliha Gölü’nde yapan bu takımlar aynı zamanda Türkiye’nin en iddialı sutopu takımlarıydı. 1967 yılında Balıklıgöl’de yapılan Urfaspor – Adana Demirspor maçının ilk yarısının 4-0 Urfaspor galibiyeti ile bittiği, Adana Demirsporlu oyuncuların Balıklıgöl’ün soğuk suyu nedeniyle ısınmak için devre arasında konyak içmelerine rağmen maçı bırakmak zorunda kaldıkları maç Urfa’da hala anlatılır. Bu maçı izlemek için oluşan izdiham nedeniyle Balıklıgöl’ü Ayn Zeliha’ya bağlayan kanallar üzerindeki köprü de çökmüştür. Urfa o yıllarda sadece başarılı sutopu takımları çıkarmamış, milli yüzücüler de çıkarmış bir kenttir. 1959’da Urfalı yüzücüler Halil Doğan ve Osman Çiftbudak 100 metre kurbağalama ve kelebek dalında Türkiye rekorları kırmış, Mehmet Tuz ise 1970’de Atina’da Türkiye’yi temsil ederek 200 metre sırtüstü gençler klasmanında Türkiye rekoru kırmıştır. 1972 senesinde belediyenin Balıklıgöl ve Ayn-Zeliha Gölü’nde yüzmeyi yasaklamasıyla Urfa’nın yüzücülük ve sutopu macerası sona ermiştir.

Mevlid-i Halil Mağarası olarak da bilinen bu mağara aynı zamanda bir su kaynağı olup, halk arasında sularının şifalı olduğuna inanılır. Efsaneye göre Hz. İbrahim bu mağarada doğmuş, 7 yaşına kadar bu mağaradaki suyu içmiş ve bir ceylan gelip onu emzirmiş. Yöre halkı tarafından kutsal kabul edilen bu mağara bugün adeta bir dilek mağarası gibidir. Günün her saatinde insanlar gelir, bu mağarada dualar eder, suyundan içer ve çeşitli dileklerde bulunur.

Urfalıların en favori hobisi kuş yetiştiriciliğidir. Urfalıların deyimiyle “kuş merakı”. Urfalılar için “kuş” demek aslında “güvercin” demektir. Yaklaşık 60’a yakın cins güvercin Urfa’da kuş meraklıları tarafından yetiştirilir. Bu uğraşı sadece bir hobi değil, bir meslek olarak da görülür. Bu işle uğraşanlara, güvercin besleyip uçuranlara “kuşçu” denir.
Urfa’da kuş beslenen evlerin avlusunda ya da çatısında kuş matarları (evleri) bulunur. Bazen avlu odasının birinin kuş evi yapıldığı da olur. Urfa’da 200-300 güvercin besleyen evler vardır. Urfa’da toplamda beslenen güvercin sayısı 50 bini geçer. Kuşçu, sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez kuşlarıyla vakit geçirir, günün tüm stres ve yorgunluğunu unutur. Kuşlar sabah ve ikindi zamanı uçurulur. Uçurulan bu kuş sürüleri genelde erkek bireylerden oluşur ve bu sürülere Urfa’da “köme” denir. Bu saatlerde Urfa semaları güvercinlerle dolar. Urfa’da kuşçuların buluştuğu kuşçu kahvehaneleri vardır. Bu kahvehanelerin en meşhuru Çardaklı Kahvehane’dir. Kahvehanenin içinde tel kafesler içinde güvercinler bulunur. Burada buluşup sohbetler eden kuşçular kahvehanenin içinde serbestçe dolaşan kuşları izler ve aralarında kuş alışverişi yaparlar. Bu alışverişler genelde açık arttırma şeklinde olur. Akşam saatlerinde bu kahvehanelerde düzenlenen ihaleler Şanlıurfa’da görülebilecek en ilginç kültürel faaliyetlerden biridir.

Türkiye’nin güneydoğusunda Arap kültürüne ait, içimi oldukça sert olan bu kahvenin adına mırra denir. Arapça “acı” anlamındaki “mur” kelimesinden türetilmiştir. Kahve çok uzun kaynatıldığı ve konsantrasyonu arttığı için acılaşmaktadır. Soğuk bir şekilde muhafaza edilebilir. Servis edileceğinde yeniden ısıtılır. Mırra bir “ağa” içeceğidir. Çünkü yapımı oldukça maliyetli ve meşakkatlidir. 1 kilo kahve çekirdeğinden yaklaşık 4 litre kadar mırra kahvesi çıkmaktadır. Ağa evinin dışında sadece düğün, mevlit gibi özel günlerde ikram edilir.

Şanlıurfa’nın mimari yapısının şekillenmesinde iklim, inanç, gelenek ve görenekler ile aile yapısı etkili olmuştur. 12.000 yıllık tarihi geçmişiyle Urfa’da birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapmış dini, ticari, sivil, askeri ve sosyal mimari eserler bulunur. Bu yapılardan birileri de kabaltılardır. Mimaride bir örtü sistemi olan “tonoz” kelimesinin Urfa mimari terimler sözlüğündeki karşılığı “kab”dır. Urfa’da “kab ev” denildiğinde kastedilen tonozlu odalardır. Bu nedenle “kabaltı” denildiğinde tonoz altındaki geçit kastedilir.

Urfa Akademisi yazarları tarafından kaleme alınan Adday Doktrinine göre Oshroene (Urfa) Kralı V. Abgar Ukkama tarihin ilk Hristiyan kralıydı. M.S. 13-50 yılları arasında Urfa’da hüküm süren Abgar damla hastalığına yakalanır. Hz. İsa’nın mucizevi bir kişilik olduğunu ve hastaları iyileştirdiğini duyar. Fakat hasta olduğu için Kudüs’e gidecek gücü yoktur. Kral bir mektup yazar, elçisi ve saray ressamı olan Hannan’ı Hz. İsa’ya gönderir. Mektubunda Hz. İsa’ya inandığını ve yeni dinine geçmek istediğini bildirir. Hz. İsa’yı Urfa’ya davet eder. Hannan, mektubu Hz. İsa’ya teslim eder ve onun bir portresini yapmaya çalışır. Fakat beceremez. Bunu gören Hz. İsa yüzünü bir mendille siler. Yüzü mucizevi bir şekilde mendile çıkar. Hz. İsa Urfa şehrini kutsar, Hannan’a bir mektup ile yüzünü sildiği bu mendili verir. Bu mektubun bir kopyası Urfa’nın Kırkmağara Bölgesi’nde, bir mağaranın içinde Eski Yunanca ve Süryanice dillerinde taşa işlenmiş halde bulunmuştur. Mektubun Türkçe çevirisi şöyledir:
“Ne mutlu sana Abgar ve Edessa adındaki kentine. Ne mutlu beni görmeden bana inanmış sana. Çünkü sana devamlı sağlık bahşedilecektir. Senin yanına gelmem hususunda bana yazdıklarına gelince, bilesin ki, görevlendirilmiş olduğum her şeyi tamamlamak ve bu işi bitirdikten sonra beni göndermiş olana, Baba’ya dönmem gereklidir. Sana hastalıklarını iyileştirmek, sana ve seninle beraber olanlara ebedi yaşam ve barış bahşetmek, ayrıca senin kentine dünyanın sonuna kadar düşmanlar tarafından boyun eğdirilmemeyi sağlamak üzere havarilerimden birisi, Thomas da denilen Adday’ı göndereceğim. Âmin. Efendimiz İsa’nın mektubu.”

Hz. İsa’nın yüzünü sildiği ve Urfa Kralı Abgar’a gönderdiği mendil sonrasında Urfa’da bir manastırdan çalınır. Mendili çalan kişi bu mendili bir kuyuya atar. Rivayete göre mendilin atıldığı kuyu bugünkü Ulu Camii’nin yerinde bulunan bir kilisenin kuyusudur. Kuyu günümüzde Ulu Camii’nin orta kapıdan iç mekâna girdikten sonra hemen sağında yer alır. Bu kuyu Hristiyanlarca kutsal sayılır. Urfa Hristiyanları mendilin atıldığı günün yıldönümünde geceden kuyunun başına gider, adaklar adar, ayinler yaparmış. İnanışa göre bu yıldönümü Paskalya Yortusu’nun 20. günüdür. Başka bir söylenceye göre mendilin atıldığı kuyu bugünkü Eyyub Peygamber kuyusudur.

Hacı Yusuf Kâmil Köprüsü, üzerindeki konak, han ve dükkânlar 1903 yılında Vali Ethem Paşa’nın teklifi üzerine Hacı Yusuf Kâmil tarafından yaptırılmıştır. Ethem Paşa, Karakoyun Deresi üzerine bir köprü yaptırarak şehrin kuzeye doğru gelişmesini arzular. Bu projesini şehrin ileri gelenlerinden Mahmut Nedim (Kürkçüoğlu) Efendi’ye açar. Buraya bir köprü ve üzerine yapılar yaptırması halinde tapusunu kendisine vereceğini teklif eder. Mahmut Nedim Efendi bu teklifi kabul etmez. Ethem Paşa bu kez teklifi kentin diğer önde gelenlerinden Hacı Yusuf Kâmil Efendi'ye götürür. Ancak; bu teklifi Mahmut Nedim Efendi'nin kabul ettiğini, oysa bu şerefin kendisine ait olmasını arzu ettiğini söyler. Bu blöfe inanan Hacı Yusuf Kâmil Efendi; “Siz Mahmut Nedim Efendi'yi boş verin. Ben bu yatırımı yaparım” der. 12.000 altın harcayarak köprüyü, üzerindeki konağı, bir hanı ve iki oteli yaptırır. O zaman şehrin dışında olan bu “gereksiz” yatırıma Urfa halkının çoğu güler ve Hacı Yusuf Kâmil Efendi'den “parasını Karakoyun'a döken adam” olarak söz etmeye başlar. O tarihten bu yana Urfa'da parasının kıymetini bilmeyen, gereksiz yerlere harcama yapan insanlar için “parasını Karakoyun'a döküyor” sözü söylenir. Bugün Hacı Kâmil Köprüsü şehrin tam merkezinde yer alır ve Urfa’da ticaret ve bankacılık faaliyetlerinin büyük bölümü bu bölgede yapılır.

Urfa Kontluğu veya Edessa Kontluğu, Birinci Haçlı seferi sonucu 12. yüzyıldaUrfa şehri ve civarında Haçlılar tarafından kurulmuş bir devlettir. Kurucusu, daha sonra Kudüs kralı olacak olan I. Baudouin'dir. Birinci Haçlı seferi sırasında Anadolu'yu baştan başa geçen Haçlı Orduları 1097 Ekim'inde Tarantolu Boemondo'nun kumandası altında Antakya'yı kuşatırlar. Kuşatma devam ederken Urfa'nın Ermeni hükümdarı Toros, Baudouin'i şehrine davet ederek Selçuklulara karşı onunla iş birliği yapmasını ister. Toros yardımı karşılığı Baudouin'i kendine veliaht tayin eder. Fakat Baudouin Toros'la olan antlaşmasına uymaz ve onu öldürterek Urfa Kontluğu’nu kurar. Zengi hanedanının kurucusu İmadeddin Zengi Urfa'yı kuşatır ve uzun süren kuşatmadan sonra 24 Aralık 1144'de şehri Haçlılardan alarak Urfa Kontluğu'nun sonunu getirir. Bu zafer Haçlılara karşı Müslümanların ilk büyük başarısı olarak kabul edilir. Urfa'nın düşmesinden sonra diğer Haçlı Kontluklarının da tehlikede olduğunu düşünen Avrupa'da II. Haçlı seferi hazırlıkları başlar. İmadeddin Zengi'nin 1146 yılında öldürülmesini fırsat bilen II. Joselin şehirdeki yerel Hristiyanlarla anlaşarak Urfa'yı kısa süreliğine tekrar ele geçirir. Urfa'nın düştüğünü duyan Halep Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi hızla harekete geçerek şehri kısa zamanda geri alır ve Urfa Kontluğu’nun tekrar diriltilmesine fırsat vermez (1146).

Şanlıurfa’da yaşayan Hz. Eyyub tarım ve hayvancılıkla uğraşan oldukça zengin bir kişidir. Yüce Allah kendisini imtihan etmek üzere önce mallarını, sonra çocuklarını ve son olarak da sağlığını elinden alır. Hz. Eyyub hastalanır, vücudunu yaralar sarar. Fakat o, bu olanlardan dolayı Allah’a isyan etmez, sabır gösterir ve haline şükreder. Bunun üzerine Cebrail ona bir vahiy getirir. Ona ayağını yere vurmasını söyler. Hz. Eyyub ayağını yere vurur ve yerden su fışkırır. Bu su ile yıkanan Hz. Eyyub’un yaraları iyileşir. Bu su şifalıdır ve suyu içince sağlığına yeniden kavuşan Hz. Eyyub bütün dertlerinden kurtulur. Daha sonra Allah çocuklarının ve mallarının iki katını ödül olarak Hz. Eyyub’e geri verir. Bu şekilde Hz. Eyyub sabrın, sabretmenin sembolü olur. Bugün Şanlıurfa’nın Eyyubiye Mahallesi’nde bulunan Hz. Eyyub Makamı ve Kuyusu inanç turistlerinin en çok uğramış olduğu yerlerden biridir. Burada çile çektiğine inanılan mağara ile yıkanarak ve suyunu içerek şifa bulduğu su kuyusunun bulunduğuna inanılır.

Urfa kültürünün ayrılmaz parçalarından biri müziktir. Urfa’da müziğin tarihçesi erken Hristiyanlık dönemine kadar gider. Urfa Akademisi piskoposu Bardaysan Süryani şiirinin kurucusudur. Sonrasında piskopos Afraim bu şiiri geliştirmiştir. Mor Afraim tarafından yazılmış Nsibin İlahileri Urfa’da yazılmıştır. Ayinlerde ilahi okumak, Hristiyanlığın ilk zamanlarından beri Süryanice konuşan Hristiyanlarda vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştur. Kilise de ilahi / şarkı söyleme konusunda Doğu, Batı’ya öncülük etmiştir. İlahiler konusunda Batı, Doğu’nun öğrencisi ve taklitçisi olmuştur. 38 yıl Urfa Akademisi’ne piskoposluk yapan Aziz Afraim rahibelerden oluşan korolar kurmuş ve onlara kendi yazdığı ilahiler, ezgiler ve karşılıklı icra edilen ilahiler söyletmiştir. Bu ilahilerin konusu genellikle İsa’nın doğumu, vaftiz, Mesih’in yaşamı, İsa’nın çektiği acılar, dirilmesi be göğe yükselmesi olmuştur. İlahiler genelde 7 hece ölçüsü ile yazılmış 3 + 4 tarzında duraklı ilahilerdi.

1985 yapımı Züğürt Ağa filmi Türk sinema tarihinin en kült filmlerinden bir tanesidir. Türk insanın hafızasına “Satılık Köy Haraptar” tabelası önünde oturan Şener Şen görüntüsüyle kazınmıştır. Filmde kırsaldan kente göç ve feodal düzen gibi Türkiye’nin bir döneminin önemli sosyal konuları işlenmiştir. Oyunculuklar ve senaryosuyla dikkat çeken film, döneminde pek çok sinema ödülünün sahibi olmuştur. Film 1986 İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Türk Filmi” ödülüne layık görülmüştür. Bunun yanı sıra 1986 Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Müzik” ödüllerini de almıştır.

İnanışa göre Harran Ovası insanın dünyada ilk ayak bastığı, sabanın ilk kullanıldığı, öküzün ilk kez çifte koşulduğu yerdir. Bölgede buğdayın, narın ve gülün kutsallığı cennetten gelmiş olmaları nedeniyledir.

Efsaneye göre Harran Ovası Âdem ile Havva’nın cennetten çıkıp geldikleri yerdir. Âdem ile Havva rengarenk çiçeklerle kaplı Harran Ovası’nın güzelliğine inanamazlar. Fakat inanamadıkları tek bir şey vardır. Nasıl olur da koca ovada tek bir ağaç olmaz? Âdem, cennetten gelirken bir nar, bir de gül dalı getirmiştir yanında. Hemen bu iki dalı ovanın ortasına diker. Nar ve gül hemen büyür. Nar kırmızı, gül beyaz çiçekler açar.